1816’nın haziran ayında, Mary ve şair kocası Percy Shelley, oğulları William’la birlikte Avrupa’da seyahate çıktılar. Ancak Fransız Alplerine geldiklerinde keyifleri kaçmaya başladı. Hava inanılmaz derece de soğuk ve yağışlıydı; anılarında karın bile yağdığını yazmıştı. İsviçre’ye geldiklerinde aynı soğuk havanın etkili olduğunu gördüler ve bu seyahate çıkmakla ne kadar yanlış yaptıklarında artık her şey için çok geçti. Cenevre Gölü’nün yakınlarında Diodati villasını kiraladılar. Mary, “Maalesef bitmek bilmeyen yağmur bizi eve hapsetti. Üzerimize çöken gök gürültülü fırtına şu ana kadar gördüğüm her şeyden daha heybetli ve korkutucu” diye yazıyordu, anılarına. Aslında 1816 yılı kayıtlara “Yazsız geçen yıl” olarak geçecekti. Bunun sebebiyse, 10 Nisan 1815 günü akşam saat yediye doğru patlayan, Endonezya’nın Sumbawa adasındaki Tambora Yanardağı’nın patlamasıydı. O kadar şiddetli bir patlama oldu ki, sesi 2600 km uzaktan bile duyuldu. Tambora Yanardağı patlamasının boyutları muazzamdı. Sadece bulunduğu coğrafyaya değil dünyanın tamamını etkileyen iklimsel değişikliklere sebep oldu. Hava soğudu ve bu da tarım ürünlerine ve bağlantılı olarak insan ve hayvan yaşamına olumsuz etkileri oldu. Yeterince hasat elde edilemedi. Hatta daha sonra, Napolyon’un Waterloo savaşında mağlup olmasının nedenini de bu patlamaya bağlayanlar vardı. Ancak iklimdeki değişikler asıl etkisini 1816 yılında gösterdi.



İşte böyle bir ortamda Mary ve ailesi villada kısılıp kalmışlardı. Arada sırada komşuları şair Lord Byron ziyarete geliyordu. Mary; “Tüm mevsim soğuk ve yağışlı geçmişti, akşamları çıtırdayan ateşin etrafında toplanıp kendimizi Almanların hayalet hikâyeleriyle eğlendiriyorduk.” Birgün Lord Byron; “Hepimiz birer hayalet hikâyesi yazalım” dedi ve bu teklifi kabul gördü. Diğerleri hikâyelerini yazdılar, ancak Mary’nin aklına hiçbir şey gelmiyordu. Sabah olduğunda tekrar sordular, ama yine olumsuz cevap aldılar, Mary’den.

Mary Shelley, Percy Shelley, Lord Byron

Mary, Lord Byron ve Percy arasındaki sohbetleri büyük bir ilgiyle dinliyordu. Gecenin geç saatlerine dek yapılan sohbetlerde arkadaşları, irkilebilirliği göstermek için ölü hayvanlara ve insanlara yüksek gerilim uygulayan bilim insanlarının gittikçe daha da korkunçlaşan deneyleri hakkında konuşuyorlardı.

Yine böyle konuşa konuşa gecenin çoğunu tükettiler. Mary başını yastığa koyduğunda, muhayyilesine davetsizce gelen görüntüler zihnini ele geçirdi. Odada hayalet gibi bir adamın yattığını, sonra güçlü bir motorun çalışmasıyla yaşam belirtileri sergilediğini ve yarı canlı halde kıpırdadığını gördü. Gözlerini dehşetle açtı. Ancak o yaratıktan kurtulması hiç de kolay olmadı.

Sabah olduğunda arkadaşlarına “buldum, aklımda bir hikâye var”, dedi. İşte Mary’nin aklına gelen hikâye, bir bilim insanının ölü etten yaşam yaratması ile ilgili gotik bir korku olan, Frankenstein’dı. Şüphesiz Mary ve onun kuşağı elektrik çağının şafağındaydılar ve o zamanlar moda olan galvanizm hakkında bir şeyler biliyordu.




Fransız filozof La Mettrie’ninyaşamın mekanik doğasına kanıt olarak kullandığı irkilebilirlik çalışmaları, o günün bilim insanlarının henüz kurulmuş elektrik biliminin canlıları incelemede kullanılabileceğini bulmasıyla iyice yerinde duramaz olmuştu.

On sekizinci yüzyıl sonlarına doğru, Avrupa sarayları, bugün statik elektrik adını verdiğimiz sürtünme aracılığıyla oluşan elektriği üreten elektrik makineleriyle oynanan şakalarla eğlenmekteydi. Katılımcılar birbirlerini öperken birbirlerine verebiliyorlar ya da tutuşabilir sıvıları yakıyor, kâğıt ve kuş tüylerininin elektrik çekimi ile uçmasını sağlıyorlardı. Hepsi oldukça eğlenceliydi ve bu dönemin bilim insanları, bu bilinmezliğin doğası hakkında bazı önemli bilgileri bu sayede öğreniyordu. Ama bu yüklerle yapılacak şeyler oldukça kısıtlıydı, nitekim bu enerji sürekli biçimde üretilemiyordu. Bir parıltı, bir şok sonrası bütün enerji yok oluyordu. Sürekli olarak akan bir elektrik yükü, bir elektrik akımı kullanışlı olabilirdi ancak hiç kimse bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Bu tip bir akım yaratan cihaz oldukça ilginç bir yöntemle bulundu.




Bu dönemin simgeleşmiş deneyi, yüksek miktarda elektrik yükü tutabilen bir Leyden kavanozunu bedenden ayrılmış kurbağa bacaklarına bağlayan ve üzerlerinden akım geçerken tekmelediklerini ve seğirdiklerini gözlemleyen Bologna Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan Luigi Galvani tarafından gerçekleştirilmişti. Bu gibi deneyler, filozofların yüzyıllardır peşinden koştuğu gizemli yaşam kuvvetinin elektrik olabileceği izlenimini uyandırıyordu. Keza, heyecan içindeki Galvani de kendinden emin bir şekilde, bu olayın elektriğin bütün varlıklardaki canlılığın kaynağı ve yaşamın kuvveti olduğu sonucuna varmıştı.

Galvani’nin deney düzeneği

On dokuzuncu yüzyılın başında “ölülerin galvanik olarak yeniden hareketlendirilmesi” gösterisi için Avrupa’yı dolaşan –aynı zamanda Galvani’nin yeğeni de olan– Giovanni Aldini, İngiltere’de Kraliyet Cerrahlar Kolejinde cerrahlar, dükler, hatta Galler Prensi’nin de dâhil olduğu bir topluluğun önünde yaptığı meşhur gösteride, bir caninin kesilmiş kafasına elektrik vermişti. Bu deneylerin amacı “hayvan elektriği”nin sinir ağı üzerinde yol alırken kasların hareketlerinden sorumlu bir yaşam kuvveti olsuğunu göstermekti. Aldini insan ölüleri üzerinde deneyler yaparak yüzlerini seğirtme, gözlerini açma, uzuvlarını havaya kaldırmaya kadar gitti. Bunu insan cesetleri üzerinde rahatlıkla denemesinin sebebi, 1751 yılında, idam edilmiş katillerin cesetlerinin kullanılmasına yönelik daha çok “Cinayet Yasası” olarak bilinen yasanın çıkarılmış olmasıydı. Hatta bu yasa idamın yanında vücudun parçalanmasını da ek ceza olarak görülüyordu. Ne yazık ki, bu deneylerin gerçekte uyandırdığı –Mary Shelley’nin romanının da epeyce yardımıyla– haddini bilmez, çılgın bilim insanı düşüncesiydi; bu, o zamandan bu yana toplumun düş âleminin büyük kısmına egemen olan resimdir.

Luigi Galvani (Sol), Alessandro Volta (Sağ)

Pavia Üniversitesi’nde çalışan fizikçi Alessandro Volta da Galvani’nin bulgularından etkilenmişti, ama kasılmanın nendeni konusunda onunla aynı fikirde değildi. Volta, bedende elektrikle ilgili bir şey olmadığında ısrar ediyordu: Galvanizm, metallerin yarattığı dışsal elektrik yüklerine verilmiş bir tepkiden ibaretti. Volta, bacağın da tıpkı tuzlu su gibi elektriği iletebileceğini savunuyordu, edilgen bir nitelikti bu. Galvani ve Volta on yıl kadar sürecek bir kapışmaya tutuştular, tutkulu yandaşları da tam İtalyan tarzı, ikiye ayrıldı: fizyologlara karşı fizikçiler, Bologna’ya karşı Pavia.

Galvani bu “hayvani elektriğin” gerçekten içeriden geldiğine emindi, ama kanıtlamakta,  en azından Volta’yı tatmin edecek bir kanıt göstermekte zorlanıyordu. Galvani, savını kanıtlayacak deneyler geliştiriken, kasın içten harekete geçirilebilir olduğunu, kendi tabiriyle, uyarıcıyla oransız bir tepki üretebileceğini gösterdi. Kasların, iç yüzeylerdeeksi ve artı yükler biriktirerek, kendi içlerinde de elektrik üretebileceğibi ileri sürdü. Akımın iki yüzey arasında açılan gözeneklerden geçtiğini söylüyordu.

Bunlar hayal ürünüydü, ama maalesef Galvani’nin başına gelenler, bilimde bile, galip gelenin tarihi yazmaktaki gücünü gösteriyordu. Orduları o sırada İtalya’yı işgal etmekte olan Napoleon’a bağlılık yemini etmeye yanaşmayan Galvani, Bologna Üniversitesi’ndeki görevinden atıldı, ertesi yılda yoksulluk içinde öldü. Fikirleri yıllar boyunca sönük kaldı, kendisi de uzunca bir süre okült hayvani güçler tellalı ve Volta’nın karşıtı olarak hatırlandı. Volta ise, Napoleon tarafından Lombardiya Kontu ilan edildi, sonra da adı bir elektrik birimine verildi. Volta’nın ismi ilk pili, Volta pilini icat etmiş olması sebebiyle bilim tarihinde öne çıkmış olsa da, hayvansal elektrik konusunda kesinlikle yanılıyordu.

Galvani’nin fikirleri on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, en başta Alman biyofizik ekolü tarafından ciddiye alınmaya başladı, bu ekolün en meşhur ismi Hermann von Helmholtz’du.



Helmholtz, irkilebilirliği açıklamak için yaşam kuvvetlerinin gerekmediğini kanıtlamak üzere pek çok deney tasarladı. Bu deneylerin çoğu, Galvani’nin en gözde deney nesnesi olan kurbağa bacağı üzerinde gerçekleştirilmek üzere tasarlanmıştı.

İlk deney grubunda Helmholtz kaslardaki hareketin kimyasal süreçlerden kaynaklandığını, yani hayvan hareketinin fizikokimyasal bir süreç olduğunu ve herhangi bir yaşam kuvvetiyle ilgili olmadığını kanıtlamaya girişmişti. Bunu kanıtlamak için, tıpkı Galvani’nin yaptığı gibi, üzerlerinden elektrik akımı geçirerek kurbağa bacaklarının yüzlerce defa irkilmesine neden oldu. Daha sonraiskilmiş kurbağa bacaklarından çok sayıda kimyasal özüt çıkardı ve bunları irkilmemiş kurbağa bacaklarından çıkan özütle kıyasladı. Kasların irkildiği durumda su esaslı özütün kütle kaybettiğini ve etilalkol esaslı özütün eşit miktarda kütle kazandığını buldu. Kaslardaki bir kimyasal bileşiğin kasların etkinliği ile suda çözünür halden alkolde çözünür hale dönüştürülmüş olduğunu kanıtlıyordu. Bu, kasların hareketinin kaslarda kimyasal bir değişime neden olduğunu kanıtladı ve Helmholtz kasların kimyasal enerjiyi mekanik enerjiye dönüştüren makineler olduğu sonucuna vardı.

Hermann von Helmholtz

Bu enerjinin tamamen kimyasal olduğunu kanıtlamak için daha sonra besinin kimyasal yıkımıyla çıkabilen, gizli ısı denen ısı ile hayvanlardan atılan maddelerin gizli ısılarını karşılaştırdı. Helmholtz bu deneyleri gözden geçirdi ve besin ile atık arasındaki enerji farkının gözlenen hayvan ısısını açıklamakta yeterli olduğu sonucuna vardı. Lavoisier bir hayvan tarafından harcanan enerjinin hayvanın besininin, soluduğu oksijene oksitlenmesi (yanması) ile açığa çıkan enerjiyle tam tamına aynı olduğuna inanıyordu. Ama dönemin bazı fizikçileri, Lavoisier’in deneyini özenle tekrarlayarak hayvanın sadece solunumla gerçekleşebilecek oksitlenmeyle açıklanabileceğinden yüzde 10 daha fazla enerji üretiğini göstermişlerdi. Bu, yaşam gücünün katkısı olan kayıp yüzde 10’a dikkat çekebilecek açık bir kapı bırakmıştı. Bunun yerine Helmholtz kayıp yüzde 10’un besinde, özellikle karbonhidrat ve şekerlerde hazır bulunan oksijenden geldiğini gösterdi. Bu oksijen fazlasıhesaba katılınca besin enerjisi, hayvan ısısı artı atıkların enerjisi ile tam örtüşüyordu ve hiçbir yaşam kuvvetine gerek yoktu.



Yaşam kuvvetine gereksinimi tamamen ortadan kaldırmak için son bir deney gerekiyordu. Helmholtz kasları kıpırdatmak için gereken enerjinin, kasların besinden edindiği kimyasal enerjide bulunduğunu ve başka bir yerden gelmediğini su götürmez bir biçimde kanıtlamalıydı. O zamanlar, sinir sisteminin kaybının bedenin soğumasına yol açtığı biliniyordu. Bu yüzden, bazı biyologlar sinir sisteminin hayvan ısısı ya da yaşam kuvveti için bir kaynak sağladığına inanıyorlardı. Helmholtz, yaşam kuvvetinin bu son sığınağını yok etmek için bir düzenek kurdu. Dokunun üç farklı kısmının (siniri ayrılmamış bir kurbağa bacağı, siniri alınmış bir kurbağa bacağı ve bacak olmaksızın yalnızca sinir) irkilmesini sağlayarak, bacağın hareketine bağlı herhangi bir sıcaklık artışının sinirlerden bacağa iletilen herhangi bir yaşam enerjisinden değil de bacağın kendisinden kaynaklandığını göstermeye soyundu. Kıpırdayan bir kurbağa bacağının küçük sıcaklık değişimlerini kaydetmek için bir ısılçift (termokupl: sıcaklığı gerilime dönüştüren bir tür elektrikli ısıölçer), doğan gerilimi yükseltmek için bir manyetik makara ve ayarların yapılmasından sonra sıcaklığı gösterecek olan bir kadrandan oluşan hassas bir düzenek kurmuştu. Düzeneği, derecenin binde biri kadar küçük sıcaklık değişimlerini kaydedecek hassasiyetteydi. Dahası bu düzenek, enerji korunumunun bedene gelmiş haliydi: Kurbağa bacağındaki (elektriksel irkilme ile serbest bırakılmış) kimyasal enerji hareket enerjisine (bacağın kıpırdaması), sonra sırasıyla ısıya, elektrik enerjisine (ısılçift), manyetik enerjiye (makara) ve son olarak kadranın mekanik hareketine dönüşüyordu.

Helmholtz, sinirlerin varlığının bir fark yaratmadığını ve tek başına bir sinirin hiç ısınmadığını buldu. Kaslar aynı miktar kıpırdadığı sürece, sinirin varlığına bağlı olmaksızın aynı miktarda ısnıyordu. Helmholtz’a göre yaşam kuvveti düşüncesi artık savunulamazdı.

Helmholtz’a göre bedende gerçekleşen her şey fizikokimyasal dünya tarafından düzenlenen enerji bütçesinin içinde gerçekleşmek zorundaydı. Eğer yaşam kuvveti bir şey vardıysa enerjisiz ve dolayısıyla etkisiz bir kuvvet olmak zorundaydı. Helmholtz’dan sonra yaşam güçleri hızla gözden düştü o zamandan bu yana bir daha hortlatılmadı.

Sonuç olarak, 1800’lerin başlarında haberleri yayılan irkilebilirlik çalışmalarının Mary Shelley’nin klasikleşmiş romanına esin kaynağı olduğu açıktır. Ki bunu da kitabında, insanlığın barbarlığından dolayı acı çeken bir yaratığın ve insanların o yaratığa hükmetmek gibi bir arzuyla giriştikleri kibirli denemelerden bahsetmesinden de anlayabiliriz.

Meraklısına Notlar:

Yazının başında geçen yanardağ patlamasıyla ilgili olarak şunu ilave etmek isterim. 10 Nisan 1815 günü patlayan Tambora Yanardağı, patlamadan önce 4300 metre yüksekliğindeymiş. Patlamadan sonra yüksekliği 2850 metreye düşmüş. Tambora Yanardağı patlamasının aslında hangi dönemde gerçekleştiği 20.yüzyılda Grönland’dan çıkarılan buz çekirdeklerinin analiz edilmesi gibi ölçüm tekniklerinin geliştirilmesiyle ortaya çıkarılabildi. Bunlar, farklı dönemlerde havadaki gaz bileşenlerinin, volkanik patlamalarda özellikle kükürt bileşiklerinin net olarak değerlendirilmesine olanak tanıyordu ve yıllık ortalama sıcaklıklar hakkında geriye dönük çıkarımlar yapmayı sağlayan ağaç yaş halkalarının incelenmesiyle tamamlanıyordu. Tambora Yanardağı’nın yazılı tarihteki en büyük patlama olduğu belirtiliyor. Bunu da, 0-8 arasında olan Volkanik Patlama İndeksi denen bir yöntemle bulundu. Tambora’nın derecesinin araştırma sonuçlarına göre 7 olduğu düşünülüyor. Böyle düşünülmesinin sebebi, Tambora’nın patlamasının muazzam boyutlarda olmasıdır. Gaz ve küller stratosferde 43 kilometre yüksekliğe kadar savruldu.



Tambora Yanardağı

Yazıda da adı geçen Alesssandro Volta, her ne kadar Galvani’nin “elektrik”le fikrini beğenmese de, O’nun meşhur deneyinin Volta’nın ilk pili yapmasında bir hayli yol gösterici oldu. Volta’ya göre aslında bu bir kimya meselesiydi. Tuzlu veya asidik bir çözeltiye batırılmış bir parça kâğıt ya da kumaşın her iki ucunda yer alan farklı iki metal, bir hücreyi oluşturuyordu. Bu metaller bir tel ile birbirine bağlandığında, kimyasal bir tepkime sayesinde en azından kimyasallar tükenene kadar sürekliliği sağlanan bir akım meydana getiriyordu. Akımı artırmak için birkaç hücrenin birleştirilmesiyle de bir adet “voltaik pil” ya da bugün kullandığımız ismi ile “pil/batarya” elde edilebiliyordu. Batarya ismi, aynı anda ateş eden yan yana dizili askeri bataryalara olan benzerlikten gelmektedir. Ayrıca, pil (pile) sözcüğü de İngilizcede küme anlamına gelmektedir.

Volta’nın yaptığı ilk pil/batarya

Bu sene Frankenstein’in (1818) basılışının iki yüzüncü yılı; ben de daha bu sene okudum ve bu kadar sürükleyici bir anlatımı olduğunu bilmiyordum. Okumak isterseniz, diğer yayınevlerininkini bilmem ama İş Bankası Yayınlarından Yiğit Yavuz çevirisiyle çıkan kitabı şiddetle tavsiye ederim. Dediğim gibi, iki yüzüncü yılı olduğu için haliyle hakkında birçok yazı çıkıyor. Ancak bu kitap hakkında önemli sitelerde bile yapılan yanlışlıklar var. Öncelikle; Frankenstein yaratığın ismi gibi algılanıyor, fakat aslında bu isim yaratığı yapan adamın soyismi (Dr. Victor Frankenstein), dolayısıyla yaratığın bir adı yok. Ayrıca yaratığın görüntüsüyle ilgili de paylaşılan görsellerin geneli 1931 yapımı filmde Boris Karloff’un canlandırdığı, dikdörtgen kafalı, düşük gözkapaklı, kısa saçlı, boynunda kalın çiviler bulunan yaratığın Mary Shelley’nin tasviri olmadığı, Hollywood’un bir icadı olduğunu belirtmekte fayda var. Mary Shelley kitabında yaratığın “parlak siyah ve uzun saçlı” olduğu tasvirini görmek bile yeterlidir.

Frankenstein’ın 1831 baskısında kullanılan Theodor von Holst’un yaptığı yaratık illüstrasyonu.

Mary Shelley’nin hayatı da gerçekten çok enteresanmış. Doğduktan birkaç gün sonra annesini kaybetmiş, yazıda ismi geçen oğlu William 1819’da henüz 3 yaşındayken tahminlere göre bir bulaşıcı hastalıktan vefat etmiş ve kocası ve aynı zamanda dönemin önemli şairlerinden Percy Shelley de 1822 yılında boğulmuş. Bu konu da ilave olarak şunu da eklemek isterim. Takip edeniniz varsa eğer, National Geographic’de “Genius” isimli bir dizi var. İlk sezonunda Albert Einstein’ın, ikinci sezonunda da Pablo Picasso’nun hayatını anlatmıştı. İşte bu dizinin üçüncü sezonunda da Mary Shelley’nin hayatını anlatacaklarmış. Merkalısına şimdiden duyurulur.



 

Kaynaklar:

Mary Shelley, Frankenstein Ya Da Modern Prometheus, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.

Nick Lane, Yaşamın Yükselişi, Aylak Kitap, 2014.

Eric R. Kandel, Belleğin Peşinde, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2016.

Miguel Nicolelis, Sınırların Ötesi, Alfa Yayınları, 2012.

Ronald D. Gerste, Hava Nasıl Tarih Yazar, Kolektif Kitap, 2017.

Jennifer Ouellette, Kara Cisimler ve Kuantum Kedileri, TÜBİTAK Yayınları, 2010.

Peter M. Hoffmann, Yaşamın Kökeni, Say Yayınları, 2016.

Salomon Kroonenberg, On Bin Yıl Sonra Dünya, Kitap Yayınevi, 2010.

David Ellyard, Kim Neyi Ne Zaman İcat Etti, TÜBİTAK Yayınları, 2017.

Michael Guillen, Dünyayı Değiştiren Beş Denklem, TÜBİTAK Yayınları, 2001.

Julien Offray De La Mettrie, İnsan Bir Makine, Havass Yayınları, 1980.

https://www.atlasobscura.com/articles/the-real-electric-frankenstein-experiments-of-the-1800s?utm_source=facebook.com&utm_medium=jstor

http://www.lateralmag.com/articles/issue-25/galvani-and-the-spark-of-life

http://decodedpast.com/tambora-1815-historys-largest-eruption-year-without-summer/8107

http://theconversation.com/frankenstein-at-200-and-why-mary-shelley-was-far-more-than-the-sum-of-her-monsters-parts-90206

https://thesoftanonymous.com/2012/10/30/frankenstein-the-birth-of-a-monster/

https://www.insanokur.org/fransiz-aydinlanmasinin-en-ilginc-sahsiyeti-la-mettrie/

https://www.thegreatcoursesdaily.com/mary-shelley-science-fiction/

https://variety.com/2018/tv/news/frankenstein-mary-shelley-genius-season-3-1202758108/

BU GÖNDERİYİ ARKADAŞLARINLA PAYLAŞMAK İSTER MİSİN?