Duymak… Uyandığımız ilk andan itibaren kulaklarımızın etraftaki sesleri mükemmel bir titizlikle çekmesi… Kulaklar kendine düşen görevi eksiksiz yerine getiriyor ama biz bu seslere karşı ne kadar dikkatliyiz? Kaçımız pencerelerini açınca dışardan gelen gürültüyü gerçek anlamda duyuyor? Arabaların kornalarını, köşe başında telefonda sevgilisiyle kavga eden kadını, bağıra bağıra gezen simitçiyi ya da en basitinden bir köpeğin ısrarlı bir şekilde havlamasını…
Cevap basit, kulaklar duysa bile beyin dinlemekten çekiniyor. Her gün aynı şekilde sürüp giden bu karmaşada beyin kulaklara büyük bir saygısızlık yapıyor bence. Tabi bizlerin izniyle. Beyin, kulakların büyük bir zevkle yaptığı bu işi kayda değer bulmuyor bile. Oysa ki açsak beynimizi kulaklarımızla birlikte, dinleyeceğiz etraftaki sessiz feryatları, kahkahaları, pişmanlıkları… Mesela akşam yastığa başımızı koyduğumuzda gün içindeki duyduğumuz bu seslerin ne kadarını hatırlıyoruz? Belki çok azını ya da hiçbirini. Çok şey katacak belki de bize, dinlemekten sakındığımız tüm bu sesler. Belki de rastgele bir çocuğun elindeki pamuk şekeri yerken etrafına hediye ettiği gülücükleri sadece duymayıp dinlesek bizimde yüzümüzde minik bir tebessüm oluşacak ve o çocuğa içten içe minnet duyacağız. Ya da başkaları bize minnet duyacak, çünkü derdi olan bir insanın derdine kulak kabartıp dinlemiş olacağız çoktan. Kim bilir belki bu sayede kendimizi geliştirme imkanına da sahip olmuş olacağız. John Stuart Mill’in de dediği gibi “Başkalarını iyilikle ve saygıyla dinlemek, iç güzelliğimizin en güzel belirtisi ve daha iyi olmanın en büyük yardımcısıdır.” Ara ara düşünmemiz gerek, dinlemekten zorsunduğumuz bu ses yığını acaba içinde ne kadar fırsat barındırıyor. Yapmamız gerekense çok basit: Kulaklarımızı beynimizle desteklemek. Unutmayın duymak yetmez, dinlemekte gerek!
BU GÖNDERİYİ ARKADAŞLARINLA PAYLAŞMAK İSTER MİSİN?