1633 yılının bir Haziran sabahında İtalya’dayız. Roma’daki Minerva Manastırı’nda 69 yaşındaki Galileo, birazdan yargılanmak için engizisyon mahkemesinde kardinallerin karşısını çıkacak; Galileo’nun yargılanmasına sebep olansa, 1632 yılında basılan “İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog” isimli kitabı. Engizisyon, Galileo’nun bu kitapla kurulu düzene karşı çıktığını ve Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünü iddia ederek büyük günah işlediğini belirtir. Ancak Galileo’nun mahkeme sonunda cezadan, tüm iddialarından vazgeçmesiyle ve sadece ev hapsiyle kurtulduğu söylenir. Hatta mahkemeden çıkarken “Her şeye rağmen dünya dönüyor” dediği iddia edilir. Ancak bu dava bizim gibi ülkelerde genellikle din-bilim çatışmasının açıkça belgelendiği iddialarına destek olması amacıyla örnek verilir. Peki, gerçekte bu sadece bir “din-bilim savaşı”dan ibaret bir dava mıdır, yoksa başka nedenleri de var mıdır? Bununla ilgili iki iddia var. Şimdi bu iddialardan ilkine bakalım.

Galileo yargılanıyor.

Galileo, 1609 yılının sıcak bir yaz gününde,  Flaman gözlük yapımcısı Hans Lippershey’den esinlenerek kendi teleskobunu yapıp göğe bakmaya başlar ve olaylar gelişir…

On altıncı yüzyıldayız. Astronomi alanında, bilim tarihinin en büyük hadiselerinden biri meydana geldi: Kopernik Devrimi. Ama hadiseye yakından bakıldığında, Nicolas Kopernik’in kendi adıyla anılan bu devrimde oynadığı rolün, sanılandan daha belirsiz olduğu görülür. Kopernik, doğadan ziyade kitapların öğrencisiydi, ortaya koyduğu yeni teori gözleme dayanmıyordu. Orijinal bir düşünce deneyi gerçekleştirerek, gök cisimlerinin hareketlerini Batlamyus’unkinden daha basit daha zarif bir biçimde açıklamasına el veren bir geometrik model geliştirmişti ve başarısı bu modele dayanıyordu. Zaten Kopernik’in kendisi de devrimci bilim adamı imajına pek uymaz. Yaşamını kilise idaresinde geçirmiş ve büyük teorisini otuz yıl boyunca saklı tutmayı yeğlemişti. Kopernik’in gerçekleştirdiği devrim, salt kavramsal bir devrimdir; bir ‘keşif’ değildir. Çünkü Kopernik, kuramının gerçekliğine ilişkin hiçbir gerçek ‘delil’ sunamamıştır. Ancak onun devriminden sonra, insanın dünyası, kâinatın merkezi olmaktan çıkmış, muazzam büyüklükte ve henüz bütünüyle haritalanmamış bir evrende, gelişigüzel bir nokta haline gelmiştir.

Nicolas Kopernik

Kopernik, dünyayı kâinatın merkezinden almakla, esasen ay altı dünyaya ait hareketleri tanımlayan ‘yukarı’ ve ‘aşağı’ kavramlarını uzlaştırmış oldu. Kopernik sisteminde, sadece dairesel hareket doğal görülmektedir. İşte tam bu sıralar da ‘Matematik’in yükseliş yıllarıydı. Fiziksel dünyanın işleyişini sadece tasvir etmeyip onu izah da eden matematiğin yeni kullanım tarzı, sadece gökle ilgili konulara hasredilmiş değildi. Ticaretin gelişmesi, sömürgeleştirmenin başlaması ve coğrafi keşifler, gemicilik ve haritacılıktaki pratik matematiksel tekniklerin öneminin artmasına da vesile oldu. Bu, önde gelen bazı entelektüellerin gözünde matematiği cazip hale getirirken daha düşük düzeydeki bazı uygulayıcıların kendi sosyal ve entelektüel konumlarını yükseltmelerine imkân verdi. Savaş tekniklerindeki yenilikler veya muhtelif mühendislik projeleri, erken modern dönem Avrupası’nda matematikçilerin statülerinin yükselmesi yanında soylu sınıfa mensup kimselerin matematiğe gösterdikleri ilginin artmasının da esas nedenleri kabul edilmiştir.




Devletlerin giderek daha mutlakiyetçe olduğu Avrupa’da kraliyet saraylarının tabiat ve yapısındaki değişimler de matematikçilerin varlıklarını hissettirme fırsatlarını arttırdı. Maskeli balolar için üreteceği mucizevi şeyler, çarpıcı makineler veya sahnelerle ya da prensin imajını pekiştirebilecek diğer şeylerle prensi etkileyebilen matematikçiler mülk sahipleriyle aynı düzeye çıkabilirdi. Bu matematikçiler, saraydaki konumlarından ötürü, üniversite sisteminin doğa filozofları ve matematikçiler arasında hiyerarşik ayrımı rahatlıkla küçümseyebiliyorlardı.

Üniversiteli (Aristotelesçi) doğa felsefesi profesörlerinin koyduğu, teori ve pratik arasındaki ayrımın artık savunulabilir olmadığı tekrar tekrar ifşa edilmeye başlanmıştı. Kuşkusuz, bu hareket içindeki en büyük şahsiyet Galileo’dur. Üniversite sisteminde istediğini elde edememiş bir matematikçiyken, onu Cosimo de Medici’nin sarayında doğa filozofluğuna geçmeye zorlayan şeyin bilim tutkusu olduğu düşünülmektedir ve bu, müteakiben yaptığı bilimsel çalışmaların muhtevasına dikkate değer bir etkide bulunmuştur.

Galileo Galilei

1564’te eğik kulesiyle tanınan Pisa’da doğan Galileo Galilei ‘ruhban’ sınıfına girmek isterken matematikçi oldu. Çalışmaları kuyruklu yıldızlardan gelgitlere kadar geniş bir bilimsel yelpazeyi kapsıyordu. Galileo üniversitede profesörlüğünü sürdürürken, düşük maaş ödenen bir matematikçiydi ve doğa filozoflarının daha yüksek konumda bulunmasına rıza göstermesi beklenmiyordu. Fakat Cosimo de Medici’nin sarayındaki göreviyle ilgili görüşürken, filozof unvanını almayı talep edip, bunu elde edebildi. Elbette, filozof olmanın şerefi hala yüksekti, fakat en azından artık matematikçilerin bu unvana layık kabul edilmesi mümkün hale geliyordu.

Kopernik’in teorisine karşı kayıtsız kalınmasında ve Galileo’nun üniversitede mütevazı bir matematik okutmanı olarak kalmaktansa doğa filozofu vasfıyla kendine kişisel bir hami aramaya karar vermesinde önemli etkenlerden biri, üniversitelerde doğa felsefesi ve matematik arasındaki sınırlara gösterilen sıkı bağlılıktı. Fakat soylu hamilerin gözünde matematiğin değerinin artmasıyla birlikte üniversitelerde de matematiğin entelektüel konumu yükseldi. Kopernikçiliği, Engizisyonun tehlike yaratabilecek ilgisinden uzak tutan hassas denge, Galileo’nun düşman edinmekteki maharetiyle bozuldu. Galileo, 1610 ve 1620’lerde Dominikenlerin ve Cizvitlerin güçlü grupları içinden düşman edindi ve ‘İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’da sergilediği kibirli tarz, eski arkadaşı olan ve 1623 yılında papa olduktan sonra kendisini önceleri himaye eden Papa VIII. Urbanus ile de arasının açılmasına neden oldu. Reforma muhalif Katolik Kilisesi’nin, Kitab-ı Mukaddes’in serbestçe tefsir edilmesine sınırlama getirmeye çalıştığı bir dönemde, Kopernikçiliğin çeşitli İncil hükümleriyle uyum içinde bulunduğunu göstermek üzere İncil tefsirini alenen tartışmakta ısrar etmesi, durumu daha da kötüleştirdi. Çünkü Katolik Kilisesi orta çağlarda Aristotelesçi bilimle bir evlilik yapmıştı ve şimdi bu bilime yönelik herhangi bir meydan okumayı Hıristiyanlığın kendisine yapılmış bir saldırı olarak görüyordu. Dahası, “İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog”un basımı ve yayınlanması sırasındaki hadiseler, VIII. Urbanus’un, üzerine fazlaca gidildiği için bunaldığı bir dönemde, Galileo’nun papa karşıtı hizipleri desteklediğine dair şüphe uyandırdı. İlk iddiaya dair ortaya çıkan sonucun kaçınılmazlığı tamamen bu hususi şartlardan kaynaklanmaktaydı.

Galileo

İkinci iddia ise, Galileo’nun yargılanmasından bir yunusun, daha doğrusu yunus simgesinin sorumlu olduğunu anlatıyor. Bizde pek dikkat çekmese de, Scientific American dergisinin Kasım 1986 yılında ortaya atılan ve bilim tarihçileri tarafından giderek benimsenin bu iddiaya göre şimdiye kadar inanılması güç görünen bir gerçeği 69 yaşındaki bir adamın, Jüpiter’in uydularının olduğunu ve Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünü söylediği için işkence edilerek ve yakılarak öldürülmekle tehdit edilmesini- açıklıyor.

Engizisyonun, “İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog” kitabının iç kapağındaki üç yunuslu simgeye taktıkları ve Galileo’nun da Protestan bir politik casus olduğuna inandıkları söyleniyor. Kitap 1632 yılında basıldığı sıralar Otuz Yıl Savaşları tüm hızıyla sürüyordu ve katı bir skolastik düşünceye yani inanç ve bilgiyi kiliseyle, özellikle Aristoteles’in bilimsel sistemini uyumlu bir biçimde birleştirmeye çalışan Orta Çağ felsefesine saplanıp kalmış Katolik din adamları paranoyaya kapılmışlardı.

Yunusun sadece simgesi bile onların sinirlerini kaldırmaya yetiyordu. Yunuslar Delfi’deki Apollon tapınağıyla özdeşleştiriliyordu. Homeros’un İlyada’sında Apollon Truvalıların başlıca ilahi destekçisiydi. Truva’dan kurtulanlardan biri olan Francus, Fransız hanedanının kurucusuydu. “Yunus” aynı zamanda “Dauphin” yani Fransız tahtının varisi anlamına da geliyordu. O sıralarda Fransa Protestanlığı destekliyordu. Dolayısıyla bir Katolik için yunus simgesi büyük bir küfür ve ihanet demekti.

Bu nedenle, Galileo vakası, erken modern dönemde bilim ile din arasındaki ilişkilerin genel bir göstergesi olarak ele alınmamalıdır. Çünkü din bilim çatışmasından daha fazlasını içermektedir.

Meraklısına Notlar:

1.Teleskopla ilgili şöyle bir mesele var. Galileo’nun bazı çağdaşlarının onun teleskobundan bakmayı reddettiği bilinen bir şeydir. Niçin böyle bir tepki verdiler? Tabii ki astronomiyle ilgili herhangi bir teknik nedenle değildi. Cevap olarak kısmen büyücülerin ve hatta bazı hokkabazların insanları kandırmak için aynalardan ve merceklerden oluşan düzenekler kullanmaları gösterilebilir. Lensler ve aynalarla aldatıcı oyunlar yapmak doğal büyücünün sanatının bir parçası olmuştu hep ve teleskop ile mikroskop doğa araştırmalarında kullanılmak üzere ilk sunulduğunda çoğu doğa filozofu tarafından son derece ihtiyatla karşılandı.

2.Rönesans’la ilgili birkaç şey söyleyerek bitirelim. Rönesans’ın yenilikçiliği kavramsal esaslara değil ağırlıklı olarak gerçek dünyaya, mimariye, denizciliğe, resme, haritacılığa, madenciliğe yönelik olmuştur. Bilim tarihinde Rönesans sorunu, toplum ve bilim arasındaki bir uyumsuzluk sorunudur. Toplum dinamikti ama bilim bakışlarını geçmişe çevirmişti, statik bir yapı arz ediyordu.




Kaynaklar:

John Henry, Bilim Devrimi ve Modern Bilimin Kökenleri, Küre Yayınları, 2009.

Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, Milliyet Yayınları, 1989.

Adrian Berry, Sonsuzluğun Kıyıları, TÜBİTAK Yayınları, 2002.

Peter Whitfiled, Batı Biliminde Dönüm Noktaları, Küre Yayınları, 2008.

Nicholas Mee, Yerçekimi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2017.

Edmund Blair Bolles, Galieo’nun Buyruğu, TÜBİTAK Yayınları, 2000.

Carl Sagan, Kozmos, Altın Kitaplar Yayınevi, 1990.

Fritjof Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, İnsan Yayınları, 2009.

Jennifer Ouellette, Kara Cisimler ve Kuantum Kedileri, TÜBİTAK Yayınları, 2010

BU GÖNDERİYİ ARKADAŞLARINLA PAYLAŞMAK İSTER MİSİN?