İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İstanbul

İstanbul… Kadim ve yorgun bir ihtiyar. Her caddede, her sokakta tüm duyguları barındıran yegâne şehir. Üstüne ne kadar gidersek gidelim bizi saran, bizi kollayan bir dost. Birçok insanın hayali, bir o kadarının da kâbusu. Türlü medeniyetlerin şımartılmış çocuğu. Övgü üstüne övgü alan bir inci tanesi.
Öyle bir memleket ki, camdan kafamızı dışarı uzatıp çeksek kokusunu ciğerlerimize, yavan gelir daha önce soluduğumuz tüm gereksiz hava. Otursak boğaza nazır yalnız başımıza, unutturur tüm dertlerimizi. Elimize alsak simidimizi ve çayımızı, yiyip içsek İstanbul’a karşı, şımartmış oluruz kendimizi. Sıyrılıp kalabalıktan yürüsek eski, taş sokaklarında, kolunu atar omzumuza; bir dost gibi, bir kardeş gibi eşlik eder bize yol boyunca. Ekmek kapısı olur bize, kazmayı vursak altın bulacakmışız hissi verir ya hani. Taşı toprağı altın İstanbul! Yedi kamburu ile yıkılmayan aziz İstanbul! Hissetmek gerekir bu mirası. İçinden yükselen feryadı, kahkahayı, bağırışları… Bakmak ve görmek gerekir. Her taşın altında her camda ayrı bir hayat, hasret, hüzün ve ekmek kavgası vardır. Görmek gerekir elleri cebinde ağzında sigarasıyla dolanan yaşlı adamı, koşarken yere düşen çocuğu, bağıra bağıra rızkını arayan simitçiyi, boğazı mesken tutmuş martıları, köşe başına kıvrılmış güneşlenen köpeği. Sahi ya, diğer güneşlerle aynı mıdır İstanbul’un güneşi? Bence güneş bile İstanbul’u görmek için doğar ya…
Ey Fatih’in gözünün nuru! Ey âşıkların sevgilisi! Kucakla beni, düştüm ellerine. Uzak kalma bizden. Affet bizi çok kaba davranıyoruz sana. Ama zaten zor hayatlar, bari sen güzel davran bize.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir